Siyasette yeni parti kurma hazırlıkları sürerken Hazine yardımı, üstenci dil ve finansman şeffaflığı krizini sokağın penceresinden analiz ediyoruz.
Siyaset sahnesinde sular durulmuyor. CHP’den ayrılan grupların yeni parti kurma hazırlıkları, Ankara kulislerinde yepyeni senaryoların yazılmasına neden oluyor. Ancak televizyon ekranlarında saatlerce tartışılan “kim kiminle hareket edecek” sorusu, aslında siyasetin yapısal ve çok daha derin sorunlarının üzerini örtüyor.
Bugün Türkiye’de muhalefet yapmanın veya yeni bir siyasi yolculuğa çıkmanın önünde, sadece isimlerden ve logolardan ibaret olmayan üç büyük yapısal bariyer var.
Siyasette “ülkenin geleceği için yola çıkıyoruz” demek işin en kolay kısmıdır. Zor olan, bu yolu yürürken ayakkabının parasını kimin ödeyeceğidir.
Mevcut Siyasi Partiler Kanunu, yeni kurulan veya son seçimde kendi logosuyla yüzde 3 barajını geçemeyen partileri Hazine yardımından tamamen mahrum bırakıyor. Köklü partiler devletin kasasından her yıl yüz milyonlarca lira destek alırken, yeni bir hareketin 81 ilde teşkilatlanması, kira ödemesi ve personel çalıştırması devasa bir sermaye gerektiriyor.
Bu eşitsiz tablo, yeni oluşumları ya doğmadan boğulmaya ya da büyük bir finansman krizine itiyor.
Siyasetin finansmanı kadar can yakıcı olan bir diğer kriz ise iletişim kopukluğudur.
Özellikle sistem değişikliklerinin yaşandığı son dönemde siyasetçiler; kuvvetler ayrılığı, anayasal denge ve kurumsal kapasite gibi soyut kavramlarla ciltlerce kitap ve manifesto yazdılar. Oysa Türkiye, yazılı değil sözlü kültürün hakim olduğu bir ülkedir.
| Siyasetçinin Kürsüde Anlattığı | Vatandaşın Sokakta Duymak İstediği |
| “Kuvvetler ayrılığı ve denge-denetleme yok edildi.” | “Pazarda domatesin, peynirin fiyatı neden düşmüyor?” |
| “Kurumsal kapasite ve liyakat sorunu var.” | “Benim üniversite mezunu çocuğum mülakatta neden elendi?” |
| “Yeni bir anayasal vizyon belgesi hazırladık.” | “Ay sonunu nasıl getireceğim, maaşım yetecek mi?” |
“Bak kardeşim, bu sistem senin cebinden şunu eksiltiyor” demek yerine, lüks otel salonlarında kalın kalın vizyon belgeleri açıklamak, muhalefetin sokağı okuyamamasının en net özetidir. Halka inip gözünün içine bakarak konuşamayan bir siyasetin, hayatın gerçeğini iliklerine kadar yaşayan seçmende karşılık bulması imkansızdır.
İletişim kopukluğunun sahaya yansıması ise sembolik muhalefet hastalığıdır. Milli bayramlarda dahi alternatif çelenk koyma törenleri düzenlemek, kendi kemik tabanının gazını almaktan öteye geçmeyen bir siyaset tarzıdır.
Siyaset çelenkle, alternatif törenlerle değil; fabrikada, tarlada, kahvehanede yapılır. Muhalefet enerjisini yıllarca parti içi tüzük kavgalarında, mahkeme koridorlarında ve bu tür sembolik eylemlerde harcarken; sistem 2017’de baştan aşağı değişti ve bugünkü tablo ortaya çıktı. Her şeyin tek kişiye bağlanması sonucunu doğuran süreç, aslında muhalefetin sokağı boş bırakıp enerjisini salonlarda tüketmesinin doğrudan bir sonucuydu.
Soralım o halde: Devletten kuruş destek alamadan kurulacak bu yeni parti, milyarlarca liralık o devasa teşkilat çarkını nasıl döndürecek?
Eğer önümüzdeki aylarda bu yeni oluşum, Hazine yardımı almadığı halde Türkiye’nin dört bir yanında lüks binalar kiralar, devasa mitingler organize eder ve dev bütçeli kampanyalar yürütürse, sokaktaki vatandaşın şu soruyu sorma hakkı doğar: “Sizin o milyonluk tabelalarınızın parasını kim ödüyor?”
Siyasette yazılı olmayan ama çok katı bir kural vardır: Finansmanı şeffaf olmayan siyasetin, kararları da bağımsız olamaz.
Eğer bu partinin kuruluş maliyetlerini kapalı kapılar ardında birileri karşılıyorsa, yarın Meclis kürsüsünde dile getirilecek siyasi manevralar “ülkenin geleceği” için mi olacaktır, yoksa o sponsorların çıkarları için mi?
“Dertleri gerçekten ülke mi?” sorusunun cevabı, manifestolarında yazdıkları afili cümlelerde değil, ay sonu ödeyecekleri il başkanlığı kiralarının dekontlarında gizlidir. Eğer bütçe şeffaflığı sağlanamazsa, yaşanan şey bir “memleket meselesi” değil, sadece yeni bir ticari-siyasi girişimden ibaret kalacaktır.
Hülasa: Bugün muhalefetin içine düştüğü bu çaresiz tablonun ve toplumdaki umutsuzluğun tek sorumlusu; halka üstten bakan kibriniz ve sokağa inmeye tenezzül etmeyen salon siyasetinizdir.
Bitti!
Nazan Leblebicioğlu ben,